10 Aralık 2015 Perşembe

BİLGİNİN BİLDİREMEDİKLERİ

Bilmek,akıl melekesi bulunduran bir varlık olan insan için en tabii ihtiyaçtır.İnsanoğlu harfleri,rakamları bu bilme ihtiyacını karşılamak için bir araç olarak kullanmış, yaratıldığından beri.İlk çağlardan beri taşlara,derilere ve kağıtlara milyonlarca şey yazılmış ve halen yazılmakta ve de okunmakta.Gelinen noktada insanoğlunun yapıp ettikleriyle bildikleri bir tezat oluşturur mahiyette.Peki ama neden?
Öncelikle şunu bir daha belirtmeliyim.Burada yazdıklarım ve yazacaklarım kendi kişisel tecrübelerimden çıkardıklarım ve bunların ilk muhatabıda benim.Sorumuza geri dönelim.Bildiklerimiz ve yaptıklarımız arasındaki tezatı konuşuyorduk.Bütün bilgi edinme süreçlerinde iki etken vardır.Öğreten ve öğrenen.Yani usta-çırak,hoca-talebe,mürşid-mürid gibi...Her insan öncesinde,çırak ya da öğrencidir.Belki de çıraklık,öğrencilik bitmeyen birşeydir.Bu ilişkilerde ki verimsizliğin temel kaynağının niyetimiz ve pozisyon alış biçimimiz olduğu kanaatindeyim.Bu konuyu herkesin çok iyi anlayabileceği bir örnek üzerinden anlatmaya çalışacağım.Bütün yanlış anlamaları da göze alarak bunu yapacağım.
Erkek ve kadının cinsel birleşmesi üzerinden mevzuya bakalım.Şöyle ki,bu cinsel birleşme de erkeğin yegane gayesi o anda alacağı haz ve lezzettir.Kadın ise o anda alacağı lezzetle birlikte birşey daha yapar.Erkekten aldığı birşeyi kendinde ki birşeyle birleştirir.Ve 9 ay 10 gün boyunca bu birleşmeden elde edilen küçücük bir hücreyi vücudunda bir insana dönüştürür.Bu çok çileli bir süreçtir.En sonunda sancılı bir doğumla bir çocuk dünyaya getirir.Bu zaman zarfında beslenmesine,yürüyüşüne,vücutta ki vitamin eksikliğini gidermeye ve zararlı alışkanlıklardan uzak durmaya gayret eder.Evet bu süreçte erkek olmak,kadın olmaktan daha kolaydır.
Tabii olarak insan nefsi de öğrenme süreçlerinde erkek fıtratıyla hareket etmeyi tercih ediyor.Sonrasında anlık bir haz dışında bir şey elde edemiyor.Öğretmenlik hayatım boyunca öğrencilerimden en çok duyduğum cümlelerden birisi "hocam dersi dinlerken konuyu anlıyorum,ama eve gidince soruları çözemiyorum ve başarılı olamıyorum" ifadesidir.Ya da" abi mürşidimle beraberken sanki bulutların üstünde gibiyim ama memlekete döndüğümde bir boşluğa düşüyorum ve tekrar eski halime dönüyorum" ifadesini çokça işitmişimdir.Bunun en temel sebebi,bu ilişkilerde erkek fıtratıyla hareket ediyor olmamızdır,zannımca.Anlık alacağımız zevki düşünüyoruz,o kadar.
Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu'nun bir ifadesi var,çok çarpıcı."Gönlün döllenmesi" diye birşey söylüyor.Güzel insan ya da insanların bulunduğu meclislerde muhakkak gönlümüz dölleniyor.Sonrasında kendinde olan birşeyle bunu birleştirip zikir,ibadet ve tefekkürle bunu besler ve kötü ortamlardan uzak durursa çileli bir sürecin sonunda mutlaka bir doğum yapar ve nurtopu gibi bir çocuğu olur insanın.Hz.Mevlana'nın kötülüklerden bahsedip onları çoğaltmayın,hep iyi şeylerden evladınız olsun" sözü geldi burada aklıma.
Peki nefs neden erkek fıtratlı olmayı tercih eder.Çünkü zihinsel, bedensel ve düşünsel konforunu bozmak istemez.Birileri benim yerime düşünsün ben de onlardan alır tatmin olurum işime bakarım diye düşünür.
Bugün ise insanlar sosyal medya üzerinden suni(yapay) döllenme yapmak peşindeler.Bu da ortalıkta kör ve topal çocuklar dolaşmasına yani sığ ve basit fikirler peydahlanmasına yol açıyor.Bir güzel insanın ifadesiyle "gerçek bilgi ağızdan kulağa aktarılan değil,gönülden gönüle aktarılandır." Bu da iki insan arasında olagelmiştir ve bundan sonra da öyle olacaktır.
Evet kadınlık zor iş.Ama doğum olmadan da hayat devam etmiyor.Fikri,kültürel,düşünsel hayatımızın kuruması, çölleşmesi ve kısırlaşması hep bu erkek fıtratlılık kolaycılığını tercih etmemizle alakalı.
Sosyal medya dışında da hergün milyonlarca insan biraraya geliyor ve konuşuyorlar çeşitli mecralarda.Ama istenilen verim alınamıyor.Gönlü kısırların gönlü kısırlarla beraberliğinden ne çıkacaktı ki.
Allah(c.c) bizi güzel doğumlar yapabilen ve ve güzel şeylerden evlatları olan kullarından yapsın.Bir fotokopi makinası çalışmaya başladıktan çöpe atılana kadar milyonlarca sayfa bilgiye muhatap olur.Ama bu bilgilerle hiç işi yoktur.Kur'an da " kitap yüklü eşekler" betimlemesi de muazzam ve düşündürücü.
İlim Alim(Allah)' i unutturuyorsa da insanın başına beladır.
Herşeyi Allah'la ve Allah için olanlara selam olsun.Vesselam.

İSMAİL ÇİĞCİ

Posted via Blogaway


11 Kasım 2015 Çarşamba

KENDİ HAYATININ ÖZNESİ OLAMAYANLAR,BAŞKALARININ HAYATININ NESNESİ OLURLAR...

Öncesinden sonrasına kadar beraberce hayat yolculuğumuzu tefekkür edelim.Cüz'i de olsa bir irademiz var.Fakat bu irade zaman ve mekanla kayıtlı olduğu halde,sanki bu hayatın öncesinde de sonrasında da bu irademizle var olduğumuz ya da olacağımız zannındayız.Nerede,hangi zamanda,hangi ana-babadan doğacağımızı şu an ki irademizle biz belirlemedik.Aklımız başımıza geldiğinde yavaş yavaş kendimizi ve etrafımızdakileri tanımaya başladık.Bir yerlerden iç dünyamıza yerleştirilmiş olan ihtiyaçlarımız olduğunu farkettik.Sonra o ihtiyaçları gidermek için isteklerimiz oluştu.Her ihtiyaç bir isteği,her istek de bir aramayı ve çabalamayı oluşturdu.İki hücrenin birleşmesiyle mi var olduk,yoksa önceden vardık da yine bizim dışımızda bir iradenin ve kudretin dilemesiyle,onun istediği zamanda,onun istediği rahimde iki hücrenin birleşmesiyle mi zuhura geldik, düşünelim.Bütün fiziksel özelliklerimiz,hatta bazı karakter özelliklerimiz bu hücrelerde ki genetik kodlar sayesinde şekillendi.Tabi ki bu kodları da biz belirlemedik.Gözümüzün,saçımızın,tenimizin rengini,cinsiyetimizi de biz belirlemedik.Hergün aynanın karşısında,hiçbir zerresini kendimizin belirlemediği bedenimizle meşgul oluyor ve bu bedenle dünya üzerinde arz'ı endam ediyoruz.Kendimizin ama bizim yaratmadığımız bir bedenimiz,kendimizin ama bizim yaratmadığımız bir aklımız,kendimizin ama bizim yaratmadığımız bir nefsimiz var.Sonra başta anne babamız ve kardeşlerimiz olmak üzere diğer hemcinslerimizle etkileşime girdik.Diğer insanlar ve tabiatla olan etkileşimimizle hem bedenimiz hem de karakterimiz şekillenmeye başladı.Ve bir bilgi sağanağıyla kendimizi ve eşyayı tanımaya başladık.Her bir eşyanın isimleri vardı.O isimleri de biz belirlemedik.Bizden öncekiler eşyalara hangi isimleri vermişse,biz de koşulsuz şartsız o isimlerle eşyaları tanımladık.Ne kendimizi,ne diğer insanları ve eşyaları belirlemediğimiz bir sürecin içinde oluverdik bir anda.Peki bu hayatta biz ne içindik?Bu hayatın öznesi miydik,nesnesimiydik.Şimdi soru şu:biz neyiz ve ne içiniz.Biz beden miyiz?Biz akıl mıyız?Biz bilinç ya da şuurmuyuz?Veya bütün bunların toplamı mıyız.Evet benim bir bedenim var ama ben beden değilim.Evet benim bir aklım var ama ben sadece akıl da değilim.Benim bir nefsim var ama ben o da değilim.Bütün bu araç ve cihazlarla donatılmış olan bir de ben varım.Bütün fiziksel,duygusal,bilişsel özelliklerimden,kabiliyetlerimden,zaaflarımdan...soyunduğumda geriye ne kalıyorsa ben oyum.En yalın,en çıplak halimle ben benim.Bunu farketmek hürriyete,özgürlüğe ilk adımdır.Kullandığı alet ve edevatlarından ibaret bir kendilik zannı içinde olanlar bu hayatta nesne olmayı kabullenmişlerdir.Tıpkı bir ağaç ya da taş gibi.Başkaları onları istediği gibi keser biçer ve yontar.Kullanılırlar.Nesneler,öznelerin kullanışlı köleleridir.Stadyumlarda ki taraftarlar futbolun,miting meydanlarında ki kalabalıklar siyasetin nesneleridir.Bu işlerden para,şöhret,itibar kazananlar da bu işlerin özneleridir.Fakat bunlarda kendi ego ve nefislerinin köleleridir çoğunlukla.Kısa bir süreliğine burada yani dünyadayız.Bir müddet sonra vaktini yine bizim belirlemediğimiz bir zamanda geldiğimiz yere geri döneceğiz.Belki de salt hürriyeti mi köleliği mi tercih edeceğiz,bunun imtihanı için buradayız.Bizi kölelikten ancak mutlak hürriyet sahibi biri kurtarabilir.Bir köleyi,başka bir köle değil hür olan biri azad edebilir.Hürriyetini mutlak hürriyet sahibinin kulu olma şerefinde görenlere selam olsun...

                                         İSMAİL ÇİĞCİ

Posted via Blogaway


3 Mayıs 2015 Pazar

ÇIPLAKLAR KAMPININ BİR SAKİNİ OLMAYA NE DERSİN!...

Herkesin üstünün giyili olduğu bir yerde,çıplak dolaşan birisi deli damgası yer.Ve apar topar tımarhaneye gönderilir.Toplumdan tecrid edilir.Bu yazı bir delilik önermesi içermektedir.Allerjisi olan varsa şimdiden okumayı bırakabilir.
   Kulluk,insanın en yalin hali yani çıplak halidir.Çıplak olarak geliriz bu dünyaya ve çıplak olarak gideriz buradan.Anne-babasını,ait olduğu milleti sonradan diğer insanlardan öğrenir insan.Ve sonra,eğitim süreçleri boyunca kademe kademe farklı aidiyetlerle,farklı isimler edinir.Bugün yaşadığımız en derin ve büyük kriz soyunamama ya da çıplak olamama krizidir kanaatimce.Kardeş olamayışımızın önünde ki en büyük bariyer de üstümüzde ki elbiseler yani etiketlerdir.İki insanın birbirini adamakıllı sevemeyişinin önündeki engellerde kat kat giyindikleri libaslardır.
   Derviş meşrepli bir arkadaşım vardı.Hakka kavuştu.Birgün bir arkadaşımızın dügün merasimine katılmış.Düğünde o çevrede ki çok sayıda apoletli kişilerde varmış.Tanışma faslı başlamış.Herkes adı soyadından sonra ne kadar etiketi varsa saymış.Şurda müdürüm,şurda amirim,şu yerde ki mağazanın sahibiyim,x partisinin ilçe başkanıyım falan filan şeklinde kendilerini tanıtmışlar.Sıra arkadaşıma gelmiş.Adını soyadını söyledikten sonra "insanım" demiş sadece.Basit,sıradan bir insan.Ortalık bir anda buza kesmiş.Kimse nasıl insansın,nerde insanlık yapıyorsun,insanlıkta ki rütben ne falan gibi sorular soramamış tabi ki.İnsan olma vasfı kendi kazandığı bir vasıf değil yaratıcısının onun için seçtiği bir addır kulun.Üryan halidir yani.
  Her üretici ürettiği ürüne kendi logosunu yapıştırır.Tofaş ürünü bir arabaya,audi,porche,bmw,volvo gibi markaların logosu yapıştırılsa da araba satılırken yine tofaş muamelesi görür.Sonradan edindiği payelerde insana,çıplaklığını yani fıtratını yani acziyetini unutturmuşsa son tahlilde değer kaybına neden olur.Gelinen noktada,başta kadın-erkek ilişkileri olmak üzere bütün beşeri ilişkilerde ki temel sorunumuz üstümüzde ki elbiselerden kaynaklanmaktadır.
   Yüzlerce maskeyle dolaşıyoruz bagajımızda.Evde bir maske,işte bir maske,arkadaş meclisinde bir maske çarşı-pazarda bir maske kullanıyoruz.Yaşadığımız hayat bir şarkı sözünde olduğu gibi "bu maskeli balo ve onun sahte yüzleri."Kendi yaşadığımız çevre yani küçük dünyamız ve bütün insanlıkla paylaştığımız büyük dünyamız bir maskeli baloya dönmüş durumda.
   Bunu aklı,vicdanı,insafı olan herkes kabul edecektir.Derdimiz,henüz nefes alıyorken kardeşliği yeniden tesis etmek olmalıdır.Bu konuda radikal bir önerim var.Hep beraber soyunalım.Evet yanlış duymadınız.Küresel boyutta bir çıplaklar  kampı öneriyorum.Soyunmadan sağlıklı bir ilişki kurmamız mümkün görünmüyor.Kibrimizden,varlık iddiamızdan,mülkiyet iddiamızdan,edindiklerimizden,bildiklerimizden,yaptıklarımizdan,yapamadıklarımızdan,zanlarımızdan,korkularımızdan hep birlikte soyunalım.Hayatım boyunca  tanıdığım en çıplak insanlardan birinin sözüyle bitirelim."Kulluk,bütün bilinecekleri bilsende,en sonunda sadakallahülaziym demektir."Soyunanlara,soyunacaklara ve zaten çıplak olduğunu hiç unutmamış olanlara selâm olsun.



ismail çiğci

11 Nisan 2015 Cumartesi

KARANLIK,GÜNEŞİN SUÇU DEĞİL ELBETTE!...

Gençlik yıllarımdan hatırladığım bir durumu ve oradan buraya geldiğimiz noktayı paylaşacağım.Aynı elden tutup,aynı halkaya oturduğumuz arkadaşlarla uygun zamanlarda sohbet etmek için buluştuğumuz bir çay ocağımız vardı.İnternetin ve sosyal medyanın henüz icad edilmediği,şehirlerin bu kadar büyük olmadığı,göz göze,diz dize,can cana iletişimin hayatta olduğu zamanlardı.
   Hasbihal ederdik,dertleşirdik,paylaşırdık,kavga ederdik,ağlaşırdık,kahkahalarla gülerdik.İnsanlar bir aradayken ne yapıyorsa eskiden ,işte onlardan yapardık.Çay ocağı müdavimlerinin çoğunluğu birinci halkaya mensup arkadaşlardı.Şehrin deli ya da meczup tabir edilen güzel insanları da günde en az bir defa uğrardı bu mekâna.Karınları açsa doyurulur,çay içirilir,onlarla halleşilir velhasıl gönülleri yapılırdı.Onlarda birinci halkadan sayılırdı.Bir de ilk halkadan olmayıp,bir vesileyle tanıştığımız,bizi seven bizim de sevdiğimiz arkadaşlar vardı.Muhiblerimizdi onlar.Yani sevenlerimiz.Bizden olmadığı halde,bizimle olmaktan keyif alırlardı.Onların acı tatlı günlerinde ziyaretlerine gider,onlar da bizim acımızı ve mutluluğumuzu paylaşırlardı.Gıyabımızda bizim için,bunlar iyi insanlar bunlardan kimseye zarar gelmez derlerdi.Biz de onların gıyabında aynı şeyleri söylerdik.Bu şekilde,ikinci,üçüncü,dördüncü halkada kardeşlerimiz vardı.Çok değil,anlattığım 90'lı yılların başıydı.Sonra ne olduysa oldu.Bugünlere geldik.Artık ya bizdendi birileri,ya da düşmanımızdılar.Bizden olanlarla kalıverdik birden.Sayıca daha çoktuk.Mekanlarımız daha gösterişli,imkânlarımız daha ziyadeydi.Ama deliler ve meczuplar bizden korktuklarından mı,yoksa başka sebeplerden mi bilinmez yanımıza gelmez odular.Muhiblerimiz bize öcü gibi bakar oldu.Biz de onlara tabi.İslâm tarihinde önce birbirleriyle öldüresiye cenk edenlerin,sonra nasıl kardeş olduklarını,daha sonra da kardeş olanların birbirlerine nasıl kılıç çektiklerini okumuştum.Biz de benzer bir vakayı yaşıyorduk.Enteresan olan ise bu durumda bir gariplik olduğu herkesin malûmuydu.Kendi ellerimizle muhiblerimizi,münkirlerimize dönüştürmüştük.Hiç kolay olduğu dönemler olmuş mu bilmem ama,zor zamanlardaydık besbelli.Bu konularla ilgili dertleştiğim bir abim "bunları konuşunca göğüs kafesim çatırdıyor,nefes almakta zorlanıyorum" derdi.Taraftarlık ve fanatiklik duygusu dalga dalga bünyelerimizi sarmıştı.Bu tablo bizim tablomuz.Toz pembe tablolar çizmeyi hiç sevmem.Karamsar tablo çizmek de,moda oldu bugünlerde diyeceksiniz.Olanı biteni kendi gözümle resmetmeye çalıştım sadece, maalesef durum bu.Bu karanlığı elbirliğiyle vücuda getirdik.Güneş,hiçbir karanlığın sebebi değil çünkü.Güneşe sırt çeviren biziz.Eeeee dediğinizi duyar gibiyim.Güneşe kesintisiz yönelmeliyiz.Başka karanlıklarda icad edilmiş olan,sihirli değnekler,rambolar,süpermenler bizi aydınlatamaz dostlar.Ne mi yapalım.Bir işten yorulduğumuz da,başka bir işle yorulalım ve ancak Rabbimizden ümit edip O'na yönelelim.O kadar...
    



ismail çiğci

6 Nisan 2015 Pazartesi

ÇOK OLANI DEĞİL,VAR OLANI PAYLAŞMAK.

İnsanın kötülüğü emreden nefsi,paylaşmasını engellemek ister.Korkutur onu.Paylaşılacak olan mal-mülk ise fakirlikle korkutur.Paylaşılacak olan bir söz,ya da duygu-düşünce ise beğenilmemekle ayıplanmakla korkutur.Değerli bir dosttan dinlemiştim.Şöyle anlatmıştı:Küçükken,köyde ki çocuklar beraberce kuzularımızı,oğlaklarımızı otlatmaya giderdik.Köyün merasına dağılır,herkes kendi hayvanlarını otlatırdı.Öğlen olunca hayvanları dinlendirmeye alır,biz de annelerimizin hazırladıkları azıklarla bir sofra kurar yemek yerdik.O zaman ki imkânlarla,kimimizin azığında kaynamış yumurta ya da patates,kimimiz de domates,salatalık ya da peynir zeytin falan olurdu.İki tür çocuk ortak kurulan sofraya gelmezdi.Birisi köyün en fakirinin çocuğu.Annesi , kibrit kutusunun içine tuz-biber bir de yufka ekmek koymuştur torbasına.Ekmeğin arasına tuzu biberi serer,dürüm yaparak karnını doyururdu.Utandığından soframıza gelmek istemezdi.Diğer bir çocuk daha gelmezdi sofraya.Köyün en zengin ailesinin çocuğu.O da kızarmış tavuk yerdi,öğle yemeğinde.Elinde olan değerli şeyi bizlerle paylaşmak istemezdi.Oysa ki biz o gün tuzu,biberi unutmuş olurduk.Tuzundan biberinden utanan çocuk,sofraya gelse hem biz yediklerimizin yavanlığından kurtulacağız,hem de o daha çeşitli şeyleri yemiş olacaktı.Tavuğu olan da sofraya gelse,biz tavuk yemiş olacağız o da tavuğun yanına bizimkilerden katık yapmış olacaktı.Kendine verileni çok değerli ya da değersiz görenler,insanlığın ortak hakikat arayışını tıkayıcı bir rol üstlenirler.Konfüçyüs der ki:Sen de bir yumurta olsa,bende de bir yumurta olsa sen bana bir yumurta versen ben de sana bir yumurta versem ikimizde de bir yumurta olur.Ama sen de bir bilgi olsa,bende de bir bilgi olsa sen bana bir bilgi versen ben de sana bir bilgi versem ikimizde de ikişer bilgi olmuş olur.Kendimizde ki bilgileri,düşünceleri,soruları çok önemsiz görerek ya da önemli görerek paylaşmazsak hem mahrum kalmış,hem de mahrum etmiş oluruz.İnsan,sosyal bir varlıktır.Diğer hemcinslerine muhtaçtır.Bu muhtaçlık hem fiziksel hem de düşünsel ihtiyaçları için vardır.Bir öğretmeni yetiştiren,geliştiren öğrencilerinin sorularıdır.Kendimiz de olanlar da,başkaların da olanlar da hakikatte Allah'ındır.O zaman ne utanmaya,ne de böbürlenmeye lüzum yok.Kompleksli olmak,ya da kibirli olmak mecburiyetimiz yok.Ortalama ya da normal insan olmak bizi yormaz.Kelebek etkisi diye birşeyden bahsedilir.İstanbul'da bir kelebek kanat çırpsa,bu Newyork'ta bir kasırgaya yol açabilir.Birşeyleri biriktireyim,çoğalsın bana fazla gelenleri paylaşırım düşüncesi sakattır.Sistem verdikçe çoğaltma üzerine kuruludur.Hacer validemizle ismail(a.s)i kızgın çöl kumlarının ortasına bırakıp gittiğinde İbrahim(a.s),bu yaptığını Allah mı emretti yoksa senin tasarrufun mu diye sormuştu.İbrahim(a.s):Bu Rabbimin bir emridir deyince,Hacer validemiz:Tamam o zaman diyerek,içinde bulunduğu duruma rıza göstermişti.Sonra yavrusu da kendisi de susayınca,çaresiz koşuşturmaya başladı.Bir Safa tepesine,bir Merve tepesine koşuyordu,acaba uzaklardan geçen bir kervanı görürüm de onlardan su alabilirmiyim diye.Bir insan,bir kul,bir anne olarak muhtaçtı ve hiçkimsenin olmadığı bu çölde ölümü kabullenerek oturmamıştı.Çırpındı,çırpındı,çırpındı...Ve sonunda Allah hiç ummadığı bir yerden,ismail(a.s)in ayaklarınının altından zemzemi lutfetti."Şüphesiz,Allah büyük lütûf sahibidir".Hacer validemizin,bu samimi çırpınışı,bu içten arayışı Rabbimizin çok hoşuna gitmiş olacak ki,Mekke'ye gelen her müminden ona mutabaat etmelerini istemiştir belki de.Mücadele ve mücahede kula yakışır,lütûf ve ihsan Rabbimize yakışır.Her kanat çırpan kul için bir lütûf vardır.Kim zerre misgal hayr işlerse karşılığını görecek,kim de zerre misgal şer işlerse karşılığını görecek.Çırpınmak bizim işimiz,çırpınışımıza değil Rabbimize güvenelim.Hareket eden bir yürüyüş bandının üzerinde durursanız,bant sizi kenara fırlatır.Rabbimiz,bize katından bir rahmet ver.Amin...
NOT:Yazıların altına yazacağınız olumlu ya da olumsuz her görüş,düşünce ve önerileriniz benim için çok değerlidir.Şimdiden teşekkür ederim.

ismail çiğci


1 Nisan 2015 Çarşamba

KENDİMİZE GİRİŞ SINAVI...

Nereden başlasam bilemiyorum.Belli ki karmaşık bir yazı olacak.İnşallah toparlayabilirim.Dünyanın ve evrenin bir başlangıcı olduğunu biliyoruz.Başlangıcı olan herşeyin sonu olması da gerekir.Her yaratılmış,yaratıldığı andan itibaren, ölümüne doğru yol almaya başlar.Üzerinde yaşadığımız dünya ve evren de ölümlerine doğru yol alıyor olmalı.Bulunduğumuz bu çağ da ise,bu gidiş başdöndürücü bir hızla devam ediyor zannındayım.En doğrusunu Allah bilir.Eskiden yüzlerce yılda gerçekleşen büyük teknolojik gelişmeler, aylar hatta haftalar süresinde oluyor artık.Bütün bu gelişmelerin hızlanması sonucu,siz de elbette farketmişsinizdir,kendimize ayırdığımız mesaimiz oldukça azaldı.Dinlenmek,tatil yapmak,ya da ailemizle birlikte zaman geçirmekten bahsetmiyorum.Kendimizle,başbaşa,faça façaya kalış anlarımız azaldı."Kendine iyi bak" ya da "Kendinle barışık ol" gibi klişe sözleri birbirimize sıkça söyleriz gün içinde.Hesaba çekilmeden önce,kendimizi hesaba çekmemiz tavsiye edilmiştir.Peki,kendisiyle başbaşa kalmayan insanın,kendisine yönelmeyen insanın kendisini hesaba çekmesi hangi ara olabilir.Sosyal medya sürekli başkalarına zaman ayırdığımız bir mecradır aslında.Başkalarına öğüt vermek,laf sokmak,küfretmek için kullandığımız ya da diğerleri ne demiş diye baktığımız bir sahadır.Gündelik koşuşturmalardan sonra rahatlamak için televizyona koşarız önce.O olmazsa telefon ya da bilgisayara koşarız.Ya da hepsi beraber.Bu koşuşturma bir kendinden kaçıştır aslında.Kendisiyle yüzyüze gelmekten,kendisine hesap vermekten kaçıştır bu.Falancaların,örneğin siyasetçilerin,gazetecilerin,futbolcuların,kendimizden statü olarak üstte ya da altta farketmez başkalarının ne yaptığıyla çokca ilgileniriz.Kendisiyle barışması için,önce kendisiyle savaşmalıdır insan.Bu savaşın en önemli şartı samimiyettir.Birkaç gün önce,elektrikler uzun süre kesilince çok sevindim.Kimse başkalarının ne dediğini istese de öğrenemeyecekti.Öyle olunca mecburen de olsa kendimizle meşgul olacaktık.Sorular soracaktık kendimize,cevaplar verecektik kendimize.Başkalarının ne diyeceği umrumuzda olmadan,sert sorular ve yumuşak olmayan cevaplar.Yanlış anlaşılmasın.Kendimize karşı acımasız olalım demiyorum,ama çok merhametli de olmayalım.Sadece samimi olalım.Bütün dünyada kutlanan bir gün olmalı belki.Kendisiyle başbaşa kalma günü.Kendimle zaman zaman böyle konuşmalarım ya da kavgalarım oluyor.Bu buluşmalar da kendime yönelttiğim en can alıcı soru şu oluyor.BEN NE İÇİNİM ?Diğer varlıkların ne içinliğiyle ilgili bir fikrim var.Ama ben ne içinim?Hangi tarihte,nerede doğacağım bana sorulmamıştı.Anne-babamın kim olacağıyla ilgili de fikrimi alan olmamıştı.Belli ki benden habersiz benim dışımda bir kuvvet bunları belirlemişti.Nerede,ne zaman,ve ne şekilde öleceğim bunu da bilmiyorum.Sadece öleceğimi biliyorum.Başını ve sonunu benim belirlemediğim bir hayatı yaşıyorum.Ben ne içinim sorusunun herkes için farklı bir cevabı vardır.Tabi ki benim de bir cevabım var.Bunu burada yazmayacağım.Çünkü bu soru herkes için,ama herkesin cevabı kendisi için olmalı.Ömrü sınavlarla geçmiş,sürekli başkalarının sorduğu sorulara cevaplar arayan bir nesiliz.Soruları da cevapları da bize ait olan ve hiç rakibimizin olmadığı bir sınava ne dersiniz.Belki de şimdiye kadar girdiğimiz sınavların en zoru olacak bu?Diğerlerin de sorular önceden bize ulaşsa işimiz kolay deriz.Hadi hodri meydan.Sorular da biz de,cevaplar da...



ismail çiğci


23 Mart 2015 Pazartesi

BUNLARIN BANA FAYDASI VAR MI?

İnsan zihni,maliyet-fayda hesabı yaparak çalışır.Birşeyi öğrenmesi gerektiği tavsiye edilince,"iyi de bana bunun ne faydası olacak"diye sorar hemen.Birşey yapması istenince"tamam da bunu yapınca ne olacak ki"der.Sürekli neden-sonuç ilişkisi kurar durur zihin.Şunları şöyle yaparsam,kesin böyle sonuçlar alırım gibi genellemeler üretir.Elbette başkalarının tecrübelerinden istifade edilmelidir.Lâkin,aynı şeyleri yapınca aynı sonuçları beklemek çoğu zaman hayal kırıklığına sebep olur.Ben de aynısını yapıyorum,ama onun vardığı yere bir türlü varamıyorum ya da onun gibi olamıyorum serzenişini başta kendimiz olmak üzere çoğu kimseden duyarız.Büyük veli Şah-ı Nakşibend(k.s) hazretlerine,biz de sizin amellerinizi yapıyoruz ama sizin gibi değiliz denilince,siz amellerin kendisini gaye ediniyorsunuz biz ise amellerin sahibini gaye ediniyoruz buyurmuştur.Bugün doğmuş bir orangutanın,kendisinden 5000 yıl önce yaşamış bir orangutanın tecrübelerinden haberdar olması ve yararlanması mümkün değildir.O,içgüdüsel olarak yaratılışında ki bilgi kodlarıyla yaşamını idame ettirir.Kendisinden önce yaşamış insanların tecrübelerinden haberdar olmayan,haberdar olsa bile yaşantısında onları dikkate almayan insan,belki nefes alır verir ama hayatta değildir.Yüce kitabımız Kur'an da Rabbimiz,eski kavimlerin neler yaşadıklarını bizlere uzun uzadıya anlatmıştır.Bizler bu dünyaya uzaydan fırlatılmış ya da ağaç kovuğundan çıkmış varlıklar değiliz.Tarih şuuru olmayan bireyler,toplumlar,ya da organizasyonlar çokca yalpalama yaşarlar.Tabi tarih şuuru,çevre şuuru bilmem neyin şuurundan önce,şuurlu olma hali nedir,onu ortaya koymalıdır.On ayakkabı içinden kendi ayakkabısını bulabilen insan,normal zekâya sahiptir diye ifade edilmiştir.Yani aklı başındadır.Ancak,şuurlu olma hali aklı başında olmaktan öte aklı kalbinde olmaktır.Aklı olmayan mükellef yani sorumlu değildir.Şuur,neyi ne için yaptığını bilmektir.Şuur,gün içinde hangi zaman dilimi içinde yaşadığının,insanlık tarihi içinde ise nerede yer tuttuğunun farkında olmaktır.Öğle vakti,yatsı namazına niyet edilmez.Ramazan ayının dışında kaza hariç farz oruca niyet edilmez.Hac,kurban bayramı öncesinde yapılabilir ancak.Zamanı,mekânı,kendisini,dışında olup biteni ve tabî bütün bunların sahibini hatırda tutmaktır şuur.Hatırlamak değil,hatırda tumak.Zira insan unuttuğunu hatırlar.Aslolan unutmamaktır.Değerli bir abime,o zaman hep yarabbi diyerek mi dolaşacağız diye sormuştum.Adın ne dedi.İsmail dedim.Sürekli benim adım İsmail diye tekrar ediyor musun dedi.Hayır dedim.Peki bir an bile adıyın İsmail oluşundan gafilmisin dedi.Yok dedim.Bir kez bile,benim adım aslında Ali,Mehmet ya da başka birşey dediğin oldu mu dedi.Olmadı dedim.İşte öyle dedi.Kesinliğinden emin olduğumuz bilgiler için,adım gibi biliyorum deriz ya.İşte öyle.Ehlullahtan Cüneyd-i Bağdadi(k.s) rivayet ediyor.
_Bir Mecûsinin,karlı bir günde kuşlara yem verdiğini gördüm.Ateşpereste hitaben:
_İman olmayınca ve İslâm'a girmeyince bu yaptığının faydasını göremezsin.Allah,bu yaptığın iyiliği,ancak iman ile kabul eder,dedim.Mecûsi de bana:
_Belki kabul etmez ama,bu yaptığımı görmez,bilmez mi?dedi.
_Elbette görür ve bilir,cevabını verdim.
_Öyle ise,bu da bana kâfidir,dedi.
Aradan yıllar geçti.Bir hac mevsiminde Beytullah'ı arzu ettim ve Mekke-i Mükerreme'ye gittim.Kâ'be-i Muazzama'yı tavaf esnasında,bir zâtın:
_Ey bu kâinatın sahibi!Ey bu beytin Rabbi!Her şeyi gören,işiten,bilen sensin,diye gözlerinden yaşlar dökerek Beytullah'ı derin bir aşk ve vecd içinde tavaf ettiğini fark ettim.Yüzünde,iman nuru parıldıyordu.Dikkat edince,bu nur yüzlü zâtın,birkaç sene önce karlı bir günde kuşlara yem veren ateşperest olduğunu hatırladım.Tavaftan sonra,kendisine yetiştim ve usulca kolundan tuttum.Bana:
_İşte,Allah gördü ve bildi,dedi.Hayretle yüzüme bakarak:
_Allahu ehad,Rasûlühü Ahmed,sayhasıyla ruhunu teslim eyledi.
O anda bana hitab olundu ki:
_Ya Cüneyd!Sen beytimi arzu ettin,geldin beytimi buldun.O,bana geldi,beni buldu.
Vesselâm.....................

_



ismail çiğci